Cepheden Harbiye’ye: Türk Kadınının Savunma Yolculuğu
Ülke Savunmasında Kadın: Önce Savaştı, Sonra Asker Oldu
1912 sonbaharında Yeşilköy’de bir uçağın önünde birkaç kadın poz verdi. Kimi mantolu ve şapkalıydı, kimi çarşaflıydı. Hepsi Kadın Hakları Koruma Derneği’nin (Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti) üyesiydi. Ardından Belkıs Şevket, Fethi Bey’in kullandığı uçağa bindi ve İstanbul üzerinde kırk beş dakika dolaştı. Bilinen ilk uçan Türk kadını oldu ve olay bir fotoğrafla belgelendi. Fotoğraftaki kadınlar, birkaç hafta sonra başlayacak Balkan Savaşı’nın kendi hayatlarını da değiştirecek bir savaş döneminin ilk adımı olduğunu bilmiyorlardı. Bu dönem yaklaşık on bir yıl sürecekti.
Bu sahne, savaşla kadınların toplumdaki yeri arasındaki ilişkiyi iyi anlatır. Kadınların kamusal yaşamda öne çıkmasına gönül rahatlığıyla razı olan çok az erkek vardı. Ama zorunlu askerlik yoluyla toplanan kitle orduları, cephelerde toplu kayıplar verdi. Kayıplar büyüdükçe erkekler, kadınların toplumsal rolünün genişlemesine sessizce boyun eğdi. Burada bir ayrım yapmak gerekir. Savaş tek başına bir neden değildi. Kadınların toplumsal yaşama katılımı zaten gelişiyordu. Savaş bu süreci hızlandırdı.
Osmanlı kadınının savaşla ilk ciddi teması hemşirelik alanında oldu. Kadınların, sayıları az da olsa, ilk kez yaralılara baktığı savaş 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ydı. 1897 Yunan Savaşı’nda ise tarihçi Ahmed Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım, Cemiyet-i İmdadiye’yi kurarak bu alanda gerçek bir öncülük yaptı. Cemiyetin amacı yalnızca yaralılara bakmak değil, asker ailelerine de yardım etmekti . Bu iki yönlü yapı, sonraki yılların kadın örgütlenmesinin habercisiydi. Kadınlar hem cephe gerisini hem de ailelerin geçimini düşünen bir ağın içinde yer alıyordu.
Meşrutiyet sonrasında ardı ardına gelen olaylar imparatorluğu yordu. 31 Mart Ayaklanması, suikastler ve Trablusgarp Savaşı birbirini izledi. Bunlara Balkan Savaşı eklenince Osmanlı, Makedonya’daki İkinci Ordu’yu, Trakya’daki Birinci Ordu’nun önemli bir bölümünü ve Avrupa’daki topraklarının büyük çoğunluğunu yitirdi (Akad, 2003, s. 53). Edirne savunması sürerken, 8 Şubat 1913'te yapılan bir mitingde bir kadının sesi duyuldu. Nakiye (Elgin) Hanım, bunun yeni saldırıların başlangıcı olduğunu ve ulusun topyekûn savaşa hazırlanması gerektiğini haykırdı. Bir kadının, askerî bir felaketin ortasında ulusa topyekûn hazırlık çağrısı yapması, o günün koşullarında hiç de sıradan değildi.
Birinci Dünya Savaşı’nda yük çok daha ağırdı. Osmanlı Devleti bu savaşta 2 milyon 850 bin kişiyi silah altına aldı. Bunların 305 bini muharebelerde, 466 bini ise çeşitli hastalıklardan öldü. Ayrıca çok sayıda savaş esiri, sakat ve firari vardı. Ülkede muazzam bir işgücü açığı doğdu.Benzer kayıplar veren İngilizler kadınları üretimin her alanına sokmuş, Ruslar ise kadın asker taburları oluşturmuştu. Türkiye’nin de aynı yolu izlemesi gerekiyordu. Makalenin yazarı, 26 milyonluk imparatorlukta savunma yükünün 10 milyon Türk’ün üzerinde kaldığını, diğer unsurların yükü paylaşmak yerine ilk fırsatta firar ettiğini savunuyor . Bu, yazarın yorumudur ve tartışmalıdır. Gayrimüslim yurttaşların da silah altına alındığı ve farklı biçimlerde savaşın yükünü taşıdığı biliniyor. Ancak kadın işgücüne duyulan ihtiyacın ardında yatan baskıyı anlamak için bu bakışı bilmek yararlıdır.
Seferberlik, kadınları örgütlü biçimde üretime çekti. 1915'te Harbiye Nezareti’nin koruması altında kurulan Asker Aileleri Yardımlaşma Derneği ve kadınların istihdamı için çalışan İslami Cemiyet, önde gelen ailelerin kızlarına bir çalışma alanı açtı. Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan ile Liman von Sanders’in kızları da bu işlerin içindeydi . 1916'ya gelindiğinde tablo değişmişti. Gülhane Parkı’ndaki Ordu Dikiş Deposu’nda ve Kızılay atölyelerinde çok sayıda kadın hem orduya elbise yetiştiriyor hem de küçük bir ücretle, en azından açlık sınırının altına inmeden geçinebiliyordu.Bu, kadınların hayır işlerinden ücretli çalışmaya geçişinin bir ara durağıydı.
1917'de Suriye Ordusu Komutanı Cemal Paşa, işgücü açığını kapatmak için “Kadın Amele Taburları” kurdu. Bunu “Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi”nin taburları izledi . Savaş sırasında yönetimde olan İttihat ve Terakki hükümeti kadın hakları konusunda tereddütlüydü, yine de bazı ileri adımlar attı. 1917'de çıkan Hukuk-ı Aile Kararnamesi kadınlara boşanma hakkı tanıdı ve medeni nikâhı getirdi. Buna karşılık Tarık Zafer Tunaya’nın aktardığına göre, 1918'de kadınlara kocalarının izni olmadan pasaport verilip verilmeyeceği tartışılırken, ziraat mükellefiyeti kanununda 14 yaşındaki kızların da hükümetçe yükümlü tutulabileceği kabul edildi. Aynı dönemde yargının Şeyhülislamlık’tan tümüyle ayrılması ve kadınların üniversiteye gidebilmesi gibi reformlar da kabul edildi . Böylece savaş yılları hem özgürleştirici hem de kısıtlayıcı hükümleri bir arada getirmiş oldu.
Mondros’tan sonra bu katkı siyasal bir sese dönüştü. 1919'da İzmir’in işgali üzerine İstanbul’u saran mitinglerde kadınlar kürsüdeydi. 19 Mayıs’taki Fatih Mitingi’nde Halide Edib ve Meliha Hanımlar, 20 Mayıs’taki Doğancılar Mitingi’nde Sabahat ve Naciye Hanımlar konuştu. 22 Mayıs’ta Kadıköy’de Halide Edib ve Münevver Hanımlar, 23 Mayıs’ta Sultanahmet’te yine Halide Edib, 30 Mayıs’ta da Şükûfe Nihal Hanım cesur konuşmalar yaptı . Bunlardan Münevver Saime Hanım tutuklandı, Anadolu’ya kaçtı, silahlı mücadeleye katıldı, yaralandı ve İstiklal Madalyası aldı . Kürsüde konuşmak, kadınlar için dönemin sınırlarını zorlayan bir eylemdi.
Ama bunlar, makalenin deyişiyle buzdağının görünen kısmıydı. Daha büyük kitle, silah kuşanıp dağa çıkan, cephane taşıyan ve Mühimmat-ı Harbiye atölyelerinde fişek yapan on binlerce kadındı. Bir de askerler cephedeyken üretimin ve gündelik hayatın sürmesini sağlayan milyonlarca kadın vardı . Bunların pek azının solmuş fotoğrafı günümüze kaldı. Aydın milislerinden Ayşe Aliye, Ayşe (Mehmet Çavuş) ve Şerife Ali, Adana cephesinde Sinan Tekeli ile poz veren, belinde fişekliği, el bombası ve kamasıyla görünen Sultan Ana, Gördesli Makbule, Tarsuslu Fatma, Gaziantepli Yörük Fatma, Tayyar Rahmiye, Hatice Hatun ve Aydınlı Ayşe Hanım silahlanarak Millî Mücadele’ye katıldı. Erzurumlu Kara Fatma da bu kadın savaşçılardan biriydi. Ege cephesindeki akıncılara ekmek ve bilgi taşıdığı için işkence gören ve konuşmadığı için Yunanlılarca yakılarak öldürülen Nazife Kadın gibi isimleri ise ancak anlatılardan tanıyoruz. Dağa çıkanların yakını oldukları için hapse atılıp bir daha haber alınamayanlar da vardı.Çoğu sessizlik içinde tarihe karıştı. Kişisel bir karşılık beklemediler, ama yaptıklarıyla ülkenin kaderini olduğu kadar kadınların toplumdaki rolünü de değiştirdiler.
Asıl çarpıcı olan, bu emeğin kurumsal karşılığının geç gelmesidir. Silahlı kuvvetlerde kadın subaylığı, Kurtuluş’tan otuz küsur yıl sonra mümkün oldu . Bu yolun açılmasında rol alan isimlerden biri Şenay Günay’dı. Millî Savunma Bakanlığı’nın 1998'de yayımladığı bir kitapta, onun 1960'ta uçuş brövesi takmaya hak kazandığı, dünyanın ilk kadın harp pilotlarından biri olarak 1960-1980 arasında teğmenlikten albaylığa kadar çeşitli kademelerde görev yaptığı anlatılıyor .Günay’ın kendi ifadesiyle yaptıkları, Atatürk’ün Türk kadınını Silahlı Kuvvetler’de görme isteğinin hayata geçirilmesiydi ve bu işi “bir avuç kadın subay” olarak gerçekleştirmişlerdi.
Yeşilköy’deki fotoğraftan Harbiye’nin kapısına uzanan yol, bu yüzden basit bir ilerleme hikâyesi değildir. Bu yolun başında cephe gerisini ayakta tutan emekçi kadınlar vardı. Ortasında kürsüde konuşan ve dağa çıkan kadınlar, sonunda ise üniforma giyen ilk subaylar. Her aşamada kadınlar önce fiilen savaşa katıldı. Hukuki ve kurumsal tanınma ise çoğunlukla geriden geldi.
Kaynakça ve okuma önerileri
- Akad, M. Tanju. “Ülke Savunmasında Kadın: Önce Savaştı, Sonra Asker Oldu.”
- Popüler Tarih, sayı 38, Ekim 2003, s. 52-55. Tinç, Lütfü. “İlk Kadın Harp Pilotu Şenay Günay: ‘Bir Avuç Kadın Subaydık’” (söyleşi).
- T.C. Millî Savunma Bakanlığı, Milli Mücadele’de ve Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Kadınlarımız, Ankara, 1998.