Diocletianus ve Tetrarşi: Roma Doğu’ya Dönerken
Diocletianus’un reformları ve tetrarşi sistemiyle Roma’nın askerî anarşiden çıkıp Bizans tarzı kutsal bir otokrasiye dönüşümünü anlatan tarihsel bir inceleme.

Üçüncü yüzyılın sonu, Roma devleti için neredeyse bir çöküş çağıydı. Elli yıl içinde onlarca imparator tahta çıktı, çoğu ordular tarafından ilan edilip yine ordular tarafından öldürüldü. Sınırlar baskı altındaydı, para bozulmuştu, şehirler ve eyaletler merkezin otoritesinden kopuyordu. İmparatorluğun bu askeri anarşi döneminde dağılmadan ayakta kalması, kısa bir süre için de olsa Aurelianus’un birliği yeniden kurmasıyla mümkün olmuştu. Yazıtlarda ona verilen “dünyanın yeniden kurucusu” unvanı, bu başarının ne kadar büyük görüldüğünü anlatır. Ama Aurelianus’un ölümüyle kargaşa geri döndü. İmparatorluğu bu sarsıntıdan çıkaran ve Bizans devletinin yönetim biçimini şekillendiren isim ise Diocletianus oldu.
Diocletianus’un hedefi, bütün devlet mekanizmasını normal, düzenli ve öngörülebilir bir yoldan işletmekti. Bu amaçla yaptığı idari reform çok geniş kapsamlıydı. Ancak onu salt bir yönetim ıslahatçısı olarak görmek eksik olur; Diocletianus ve ardından Konstantin, imparatorluğun iç organizasyonunda öyle köklü değişiklikler yaptılar ki iki imparator, Doğu’nun güçlü etkisi altında doğan yeni bir tür hanedanın gerçek kurucuları sayılabilir. İmparatorlukta Roma müesseselerinin yerini, Helenistik Doğu’nun yaygın uygulamaları aldı. Bu uygulamaların kökeni, büyük ölçüde Ptolemaios dönemi Mısır’ına ve daha sonra Sasani İran’ına uzanıyordu. Yeni düzen birdenbire icat edilmiş değildi; Aurelianus’tan sonra Roma’da zaten tanınan bu gelenekler, IV. yüzyılda neredeyse tam olarak olgunlaştı.
Zamanının büyük bölümünü İzmit’te geçiren, bakışını bütünüyle Doğu’ya çeviren Diocletianus, Doğulu hanedanların pek çok özelliğini benimsedi. Bir tür imparator-tanrı hâline geldi. Roma’nın eski “ilk vatandaş” anlayışı yerini, ihtişamlı ve karmaşık bir saray törenine bıraktı. Tebaadan biri onunla konuşacağı zaman gözlerini hükümdara kaldırmaya cüret etmeden önce dizleri üzerine çökmek zorundaydı. İmparatorla ilgili her şey kutsal sayılıyordu: sözleri, sarayı, hazinesi ve bizzat kendisi. Doğu’nun lüksü ve ayrıntılı törenleri, onun sarayında yerini aldı. Konstantin’in sonradan Konstantinopolis’e taşıdığı saray, muazzam masraflara yol açacak ve Bizans hayatının sonraki dönemlerinde sayısız entrika ile komploya sahne olacaktı. Doğu despotizmine fazlasıyla benzeyen bu otokrasi, Diocletianus tarafından Bizans’ta tesis edilmiş, Bizans idaresinin ayırt edici özelliklerinden biri hâline gelmişti.
Diocletianus’un en dikkat çekici yeniliği, geniş toprakları ve çok sayıda halkı barındıran imparatorluğu idare edilebilir kılmak için kurduğu “dörtlü yönetim”, yani tetrarşi sistemiydi. İdari güç, eşit yetkili iki Augustus arasında paylaşıldı; biri imparatorluğun doğusunda, diğeri batısında oturacaktı. Ancak ikisi de tek bir Roma devletinin çıkarı için çalışmak zorundaydı ve topraklar bölünmeden bütün olarak kaldı. İki Augustus’un atanması, o dönemde bile Yunan Doğu ile Latin Batı arasında idare anlayışı bakımından farklar bulunduğunu ve bu iki parçanın aynı kişiye emanet edilemeyeceğinin kabul edildiğini gösterir.
Her Augustus’a bir Sezar yardımcı olacaktı. Augustus’un ölümü ya da emekliye ayrılması hâlinde Sezar onun yerini alacak, Augustus olan kişi de kendi yerine yeni bir Sezar seçecekti. Bu mekanizma, çeşitli rakip grupların hırslarından doğan komploları ve çatışmaları önlemeyi umuyordu. Bir tür yapay hanedan sistemiydi; hükümdarı kan bağıyla değil, devlet adına atanmış bir kişi olarak belirliyor, ayrıca yeni imparator seçiminde lejyonların sahip olduğu etkiyi ortadan kaldırıyordu. Yani tetrarşi, yalnızca bir güç paylaşımı değil, orduyu tahtın yapıcısı olmaktan çıkarma denemesiydi.
İlk dörtlü şu isimlerden oluşuyordu: Augustus olarak Diocletianus ve Maximianus, Sezar olarak Galerius ile Büyük Konstantin’in babası Konstantius Chlorus. Diocletianus, Asya topraklarını ve Mısır’ı İzmit’teki karargâhından yönetti. Maximianus, İtalya, Afrika ve İspanya’yı Milano’dan idare etti. Galerius, Balkan yarımadasını ve Tuna çevresindeki şehirleri, Sava yakınlarındaki Mitrovitza karargâhından kontrol etti. Konstantius Chlorus ise Galya ve Britanya’daki Trier ile York gibi merkezlere hükmetti. Bu dört hükümdarın hepsi tek bir yönetici sayıldı ve bütün buyruklar dördünün adına yayımlandı. Teoride iki Augustus eşitti, ama uygulamada Diocletianus’un belirleyici üstünlüğü vardı; Sezarlar Augustuslara tabiydi ve belirli bir süre sonra Augustus’un bütün görevlerini bırakıp bunları Sezar’a devretmesi bekleniyordu.
Sistem, Diocletianus’un hayatta olduğu sürece işledi. 305’te Diocletianus ve Maximianus kendi iradeleriyle görevlerinden çekildi ve yerlerine Galerius ile Konstantius Chlorus Augustus oldu. Fakat sonraki yıllarda yaşanan sıkıntılar, IV. yüzyılın başında zaten hükmünü yitirmiş olan bu yapay tetrarşiyi çözdü. Hanedan çıkarları, kişisel hırslar ve ordunun taht yapıcı rolü geri geldi. Konstantin’in yükselişi, tetrarşinin hayatta kalamamasının bir sonucuydu: sistemi ayakta tutan şey kurallardan çok Diocletianus’un kişisel otoritesiydi.
Buna rağmen Diocletianus’un mirası kalıcı oldu. Sezarlar ve Augustuslar çağı kapandı, ama imparatorluğun kutsal bir otokrasi olduğu fikri yerleşti. Doğu başkentinin Konstantinopolis’e taşınmasıyla bu otokrasi, tören düzeni, saray hayatı, memurlar sınıfı ve kutsallık aurasıyla Bizans devletinin karakteri olarak yaşadı. İmparator artık Roma’nın seçilmiş birincisi değil, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiydi. Diocletianus’un Nikomedeia’dan Doğu’ya yöneldiği o dönem, bu yüzden yalnızca bir idare tarihinin değil, Roma’nın Bizans’a dönüştüğü sürecin başlangıç noktasıdır.
Kaynakça ve okuma önerileri
- • Lactantius, Zulmedenlerin Ölümleri Üzerine (Diocletianus ve Galerius dönemi hakkında çağdaş anlatı).
- • Aurelius Victor, Sezarlar Üzerine.
- • Eutropius, Roma’nın Kuruluşundan İtibaren Kısa Tarih.