Doğu Roma Tarihi

Konstantin’in Haçı: Samimi İnanç mı, Soğukkanlı Siyaset mi?

Büyük Konstantin’in Hıristiyanlığa dönüşümü: Samimi bir inanç mı, yoksa ustaca bir siyasi hamle mi? Tarihçilerin bitmeyen tartışması.

Yazan: · · 5 dk okuma

Konstantin’in Haçı: Samimi İnanç mı, Soğukkanlı Siyaset mi?

Roma tarihinin en çok tartışılan sorularından biri, Büyük Konstantin’in Hıristiyanlığa neden yöneldiğidir. Bir zamanlar toplumun küçük, çoğu kez şüpheyle bakılan bir azınlığı olan bu inanç, birkaç on yıl içinde devletin himaye ettiği din hâline geldi ve Bizans medeniyetinin omurgasını oluşturdu. Dönüşümün merkezinde duran imparatorun içinden geçenleri bilmek ise mümkün değil. Elimizde yalnızca onun eylemleri ve çağdaşlarının, çoğu zaman kendi çıkarlarına göre kaleme aldığı anlatılar var. Bu yüzden tarihçiler uzun zamandır iki kutup arasında gidip gelir: bir yanda Konstantin’i baştan sona hesap yapan bir devlet adamı olarak gören yaklaşım, öbür yanda onun yaşadığı dinî deneyimi ciddiye alan yorum.
On dokuzuncu yüzyılın ünlü tarihçisi Jacob Burckhardt, birinci kampın en güçlü sesiydi. Büyük Konstantin Dönemi adlı eserinde imparatoru tutkularının ve iktidar iştahının esiri, her şeyi dünyevi hedefine feda eden bir deha olarak çizdi. Ona göre böyle bir kişilikte Hıristiyanlık ile paganizm arasında bir tercih sorunu, içten bir dindarlık ya da dine kayıtsızlık meselesi doğmazdı; çünkü böyle biri özünde dinsizdi. Hıristiyanlığın bir dünya gücüne dönüşeceğini sezen Konstantin bu gelişmeden faydalandı, üstelik paganizme de ayrıcalıklar tanımayı sürdürdü. Burckhardt’a göre bu çelişkili adamın eylemlerinde bir sistem aramak boşunaydı; her adım kişisel gücü artırmaya hizmet ediyordu. Bu yargının zayıf noktası, dayandığı ana kaynaktı. Burckhardt büyük ölçüde Eusebios’a atfedilen Konstantin’in Hayatı’na güvenmişti, oysa bu eser, imparatorun ölümünden sonra yazılmış, öven bir metin olarak kendi sorunlarını taşıyordu ve özgünlüğü tartışmalıydı.
Alman teolog Adolf von Harnack aynı sonuca farklı bir yoldan vardı. İlk üç yüzyılda Hıristiyanlığın yayılışını inceleyen Harnack, inananların kesin sayısını belirlemenin imkânsız olduğunu kabul etti; yine de Hıristiyanların IV. yüzyıl başında halkın çoğunluğunu oluşturmadığı kanaatindeydi. Fakat sayı ile nüfuzun her zaman örtüşmediğini de ekledi. Kırsal kesimde çoğunluk olan ama etkisiz kalan gruplara karşılık, kentlerde toplanmış, eğitimli ve ileri gelenlerden oluşan küçük bir topluluk büyük bir ağırlık taşıyabilirdi. Hıristiyanlık, ona göre, kasaba ve şehirlerin dini idi; Anadolu’daki şehirlerin çoğunda, Ermenistan, Suriye, Mısır, Filistin ve Kuzey Afrika’da güçlü kiliseler vardı. Harnack kilisenin asıl karargâhlarının Anadolu’da bulunduğunu düşünüyordu. Konstantin’in gençliğinde Diocletianus’un İzmit’teki sarayında kaldığı hatırlanırsa, genç prensin bu kuvvetli ve örgütlü kilisenin ağırlığını yakından görmüş olması akla yatkındı. Harnack’ın gözünde Konstantin, kaçınılmaz olanı fark edip sıkıca kavrayan yetenekli bir devlet adamıydı. Kilisenin zaferi onun olmadan da gelirdi; Konstantin yoksa bir başkası sahneye çıkacaktı.
Bu tablo bir paradoksu da beraberinde getirir. Rus kilise tarihçisi Vasili Bolotov, Konstantin dönemindeki Hıristiyanların toplam nüfusun muhtemelen onda birini geçmediğini, bunun üzerindeki her iddiaya şüpheyle bakılması gerektiğini yazmıştı. Günümüzde de Hıristiyanların azınlıkta olduğu konusunda genel bir uzlaşma var. Eğer bu doğruysa, siyasi hesap kuramının bir sorunu ortaya çıkar. Siyaseten son derece becerikli bir imparator, kapsamlı programını nüfusun onda birini oluşturan ve o güne kadar siyasetin dışında kalmış bir topluluğun üzerine kurar mıydı? Üstelik aynı imparatorun bu topluluğa gösterdiği yakınlık, ordusunun ve idare sınıfının çoğunu oluşturan pagan kitlelerle ilişkilerini de zorlayabilirdi. Hesap kuramı sayısal gerçeklerle çelişmek zorunda kalıyor, inanç kuramı ise belgelerin sessizliğine çarpıyor.
Fransız tarihçi Victor Duruy orta bir yol aradı. Ona göre Konstantin’in dini anlayışına şekil veren şey, samimi ve sakin bir deizmdi. İmparator, Hıristiyan inancının temel dogmalarının kendi tek Tanrı kavramıyla örtüştüğünü çok önceden fark etmişti. Duruy, Konstantin’in tavrını Napolyon Bonapart’ın Kilise ile Devrim arasında uzlaşma arayışına benzetti: eski ve yeni din barış içinde yaşayabilirdi, imparator bu arada Hıristiyanlığı destekleyerek dünyanın gidişatına ayak uydurdu ve onun hızını artırmadan akmasına yardım etti. Zafer takında görülen “barışın koruyucusu” unvanı bu yaklaşımın simgesiydi. Dikkat çekici olan şudur ki Duruy bile, Eusebios’un tasvir ettiği Konstantin’in göklerle yeryüzü arasında başkalarının görmediği şeyleri gördüğüne dair anlatıyı bütünüyle yok saymamıştı.
1913’te Milano görüşmesinin bin altı yüzüncü yıl dönümü vesilesiyle bu konuda birçok yayın çıktı. Eduard Schwartz, imparatorun bir dünya monarşisi kurma hayalini gerçekleştirmek için kiliseyle ittifak kurmak zorunda olduğunu anladığını, bu birleşmeyi sağlamak için gereken cesareti ve enerjiyi taşıdığını savundu. Dölger’in yayımladığı toplu çalışmalarda yer alan E. Krebs ise çok farklı bir noktaya vurgu yaptı: Konstantin’in Hıristiyanlık adına attığı adımlar kilisenin zaferinde ikincil önemdeydi; asıl neden Hıristiyanlığın kendi iç gücüydü. Böylece tartışma, imparatorun hangi niyetle hareket ettiğinden çok, kilisenin zaten kazanmakta olduğu bir yarışta imparatorun ne kadar belirleyici olduğu sorusuna kaydı.
Konstantin’in dönüşümüne ilişkin en meşhur hikâye, 312’de Maxentius’a karşı yürüdüğü sefer sırasında yaşadığı söylenen olaydır. Ne var ki kaynaklar birbiriyle uyuşmaz. Çağdaş yazar Lactantius, imparatorun rüyasında uyarıldığını ve kalkanına Mesih’in semavi bir işaretini nakşettiğini yazar, ama gökyüzünde görülen bir imgeden söz etmez. Eusebios, daha önce yazdığı Kilise Tarihi’nde yalnızca Konstantin’in Roma’yı kurtarması için göklerin Tanrısına ve Mesih’e dua ettiğini söyler; rüya ya da kalkandaki işaret bu metinde yoktur. Olayın en renkli versiyonu, zaferden yaklaşık yirmi beş yıl sonra kaleme alınan ve sıklıkla yanlışlıkla Eusebios’a bağlanan Konstantin’in Hayatı’nda görülür. Burada imparator, güneşin üzerinde parlak bir imge ve “Bununla fethet!” yazısı gördüğünü, ordusunun da şaşkınlıkla bunu izlediğini yeminle doğrulamıştır. Ertesi gece aynı imgeyi taşıyan Mesih rüyasında belirir ve ona bir haç benzeri yapmasını emreder. Bazı yazarlar mucizeyi Maxentius seferinden çok daha önceye, Galya’dan çıkış anına çekecek kadar ileri gitmiştir.
Bu karmaşık anlatının görünür sonucu labarum’dur. Uzun bir mızrak biçimindeki haçın enine parçasından, değerli taşlarla ve altınla süslü, üzerinde imparatorla iki oğlunun resimleri bulunan ipek bir bayrak sarkıyor, tepede ise Mesih’in monogramını çevreleyen altın bir çelenk duruyordu. Labarum’un resmi Konstantin dönemine ait sikkelerde görülür. Sözcüğün kökeni uzun süre bir bilmece olarak kaldı; Henri Grégoire, kelimenin Latincedeki sancak anlamındaki signum ya da vexillum ile ilişkisini ortaya koydu. Konstantin’den itibaren labarum, imparatorluğun sancağı olarak kullanılmaya başladı ve Bizans’ın görsel dilinin en kalıcı unsurlarından biri oldu.
Son tahlilde ikilem belki de fazla keskin kurulmuştur. Konstantin’in gözünde Hıristiyanlık ile eski dinler çatışmak zorunda değildi; her ikisine de saygı gösteren, kilisenin örgütlü gücünü devletin hizmetine sokmayı arzu eden ve kendisini Tanrı’nın seçilmiş aracı sayan bir hükümdar, hem inançlı hem de ölçülü bir siyasetçi olabilirdi. Tarihçinin cevap veremeyeceği soru, bu iki şeyin imparatorun zihninde hangi oranda karıştığıdır. Kesin olan, Hıristiyanlığın onun elinde yalnızca hoşgörülen bir inanç olmaktan çıkıp devlet korumasına girdiğidir. Bunun uzun vadeli sonuçları, imparatorun niyetinden bağımsız olarak, Bizans dünyasını ve Avrupa’nın kaderini belirledi.

Kaynakça ve okuma önerileri

  1. • Eusebios, Vita Constantini (Konstantin’in Hayatı).
  2. • Eusebios, Historia ecclesiastica (Kilise Tarihi).
  3. • Lactantius, De mortibus persecutorum (Zulmedenlerin Ölümleri Üzerine).
  4. • J. Burckhardt, Die Zeit Constantins des Grossen (3. basım, 1898).
  5. • A. Harnack, Die Mission und Ausbreitung des Christentums in den ersten drei Jahrhunderten (2. basım, 1906).
  6. • V. Duruy, Histoire des Romains.
  7. • E. Schwartz, Kaiser Constantin und die christliche Kirche (1913).
  8. • F. Dölger (yay.), Gesammelte Studien (1913).
  9. • V. Bolotov, Lectures on the History of the Ancient Church.
  10. • H. Grégoire, “L’Étymologie de ‘Labarum’”, Byzantion IV (1929), 477-482.
  11. • Maurice, Numismatique constantinienne.

Okumaya devam

Diğer yazılar

Doğu Roma Tarihi · Yücel Diril ·

“Milano Fermanı” Gerçekten Bir Ferman mıydı?

Milano Fermanı (313): Hıristiyanlığın hukuki özgürlüğü mü, yoksa herkes için din özgürlüğü mü? Belgenin ferman olmadığı, Milano’da yayımlanmadığı ve aslında daha önceki bir sürecin teyidi olduğu iddiaları. Tarihsel anlamı üzerine derin bir inceleme.

2.Dünya Savaşı · Yücel Diril ·

Silahlar Sustu, Barış Gelmedi: 1918-1920

1918-1920 yılları arasında imzalanan ateşkesler ve antlaşmaların (Versailles, Sevr vb.) barış getirmek yerine yeni çatışmalara zemin hazırlamasını inceleyen tarihsel bir inceleme.

Yakın Çağ · Yücel Diril ·

Müstakil Bir Kadın: Hale Asaf’ın Kısa Ömrü

Türk resim sanatının iki öncü kadın sanatçısı Hale Asaf ve Mihri Rasim’in yaşamı, sanat yolculuğu ve sanat tarihindeki yeri üzerine derinlemesine bir inceleme.