Doğu Roma Tarihi

Nika İsyanı: Hipodrom’dan Yükselen Zafer Çığlığı

Nika İsyanı (532): Konstantinopolis'i yakan, Maviler ile Yeşillerin birleştiği ve Theodora'nın kararlılığıyla bastırılan Bizans'ın en kanlı ayaklanması.

Yazan: · · 4 dk okuma

Nika İsyanı: Hipodrom’dan Yükselen Zafer Çığlığı

Ocak 532’de Konstantinopolis’te bir hafta boyunca şehrin kaderi bir ipliğe bağlıydı. Sokaklarda yangınlar yükseliyor, saraya yaklaşan kalabalık “Nika!” diye bağırıyor, imparator Justinianos ise tahtını elinden kaçırmanın eşiğine geliyordu. Yunanca “zafer” anlamına gelen bu söz, aslında Hipodrom’da at yarışlarını izleyen taraftarların coşkulu bir nidasıydı; ama o hafta bir isyanın şifresi hâline geldi ve olaya adını verdi. Bizans tarihinin en kanlı şehir ayaklanması, bir spor tribününün siyasi bir meydana dönüşebileceğini bütün çıplaklığıyla gösterdi.
İsyanın nasıl bu kadar büyüyebildiğini anlamak için Hipodrom’un Bizans toplumundaki yerini bilmek gerekir. Şehrin yarış takımları, yani renklerle anılan partiler, bugünkü anlamda spor kulüplerinden çok daha fazlasıydı. Mavilerle Yeşiller, mahallelerde örgütlenmiş, kendi görevlileri ve haberleşme ağı olan, imparatoru kalabalığın önünde karşılayıp ona alkışla ya da yuhalamayla karşılık veren topluluklardı. Hipodrom’un imparator locası saraya doğrudan bağlıydı; böylece halkla hükümdar arasında düzenli bir temas noktası oluşuyordu. Bu partilerin sonraki tarihi de ilginçtir: yedinci yüzyıl boyunca siyasi önemlerini yitirdiler ve tarihçiler, bu sürecin tam olarak ne zaman tamamlandığı üzerinde hâlâ tartışır. Ama altıncı yüzyılın başında ikisi de güçlü birer toplumsal örgüttü ve genellikle birbirine rakipti.
İsyanın nedenleri tek bir kaynaktan beslenmiyordu; en az üç ayrı muhalefet damarı vardı. Birincisi hanedan sorunuydu. Anastasios’un hayatta kalan akrabaları, imparatorluk üzerindeki haklarının önce Justinus’un, ardından Justinianos’un tahta çıkışıyla gasp edildiğini düşünüyordu ve bu hanedan çevresi, Monofizit eğilimli Yeşillerin desteğini aldı. Amaç, Justinianos’u tahttan indirmekti. İkinci damar, genel nitelikteki hoşnutsuzluktu. Halk, yüksek mevkideki bazı memurlardan nefret ediyordu. Özellikle ünlü hukukçu Tribonianus ile pretoryan prefekt Kapadokyalı Yuhanna, kanunları ihlal etmeleri, utanç verici dalaverelerle ve zalimlikleriyle tanınıyordu. Üçüncü damar dinîydi. Monofizitler, Justinianos’un hükümdarlığı boyunca ciddi yaptırımlara uğramışlardı ve hoşnutsuzlukları doğal olarak isyanın saflarında yer buldu.
Bu tabloya mali ve toplumsal bir boyut da eklemek gerekir. Justinianos’un yönetiminin en belirgin yanlarından biri, büyük toprak sahiplerine karşı sürdürdüğü inatçı mücadeleydi. Devlet için en tehlikeli düşman, kendi geniş arazilerini merkezî otoriteyi neredeyse yok sayarak yöneten büyük mülk sahipleriydi. Prokopios’un yazılarında bu mücadelenin canlı bir resmi vardır; soyluların görüşlerini savunan yazar, Justinianos’u tahta yerleşmiş bir sonradan görme olarak gösterir. İmparatorun Kapadokya’daki yöneticilere hitaben yazdığı bir buyrukta, eyaletlerde ancak yüksek mevkilerdeki birinin çözebileceği ölçüde büyük istismarların yapıldığı belirtilir. Yani hükümet, yerel eşrafın denetimsizliğini ve vergi sisteminin çarpıklığını biliyordu; ama bunu düzeltmek için başvurduğu araçlar, yani sert vergi tahsili ve baskıcı memurlar, halkın öfkesini daha da artırdı.
Her şey olağan bir yarış gününde ve olağan bir pazarlıkla başladı. Hipodrom’da imparator, habercileri aracılığıyla taraftarlarla konuşmaya çalıştı; Theophanes ve Paskalya Kroniği’nde, imparatorla Yeşiller arasında bir teşrifatçı eliyle geçen, tuhaf biçimde ritmik ve gerilimli bir diyalog korunmuştur. Aslında bu konuşma isyanın ilk gününe değil, Justinianos döneminin başka bir zamanına ait olabilir; yine de iki tarafın birbirine nasıl seslendiğini gösteren eşsiz bir belgedir. Ama bu kez pazarlıklar sonuç vermedi. İşin dikkat çekici yanı, Mavilerle Yeşillerin kısa bir süre için aralarındaki farkları bir kenara bırakıp nefret edilen yönetime karşı ortak bir amaç etrafında birleşmeleriydi. Halkın öfkesi sınıflar ve renkler arasındaki ayrımı aşmıştı.
İsyan hızla şehre yayıldı. Seçkin sanat ve mimari eserler tahribata ve yangına uğradı. Yangın, daha sonra büyük Ayasofya Katedrali’nin inşa edileceği alandaki eski Ayasofya Bazilikası’na da sıçradı. Justinianos, halkın en çok nefret ettiği iki memur olan Tribonianus ile Kapadokyalı Yuhanna’yı görevden alacağına dair söz verdi ve Hipodrom’da kalabalığa doğrudan seslendi, ama bunların hiçbiri durumu yatıştırmaya yetmedi. Ayaklanmacılar Anastasios’un yeğenlerinden birini imparator ilan ettiler. Sarayda korunan Justinianos, danışmanlarıyla birlikte deniz yoluyla kaçmanın hazırlıklarını yapmaya başlamıştı.
İşte bu noktada Theodora sahneye çıktı. Prokopios’un aktardığına göre imparatoriçe, ölümün her insan için kaçınılmaz olduğunu, ama bir hükümdar için sürgün hayatının katlanılmaz bir şey olduğunu söyledi. Para yeterliydi, deniz hemen yakındaydı ve gemiler bekliyordu; imparator isterse kurtulabilirdi. Ancak güvenliğe ulaştığında, ölümü bu güvenliğe tercih edip etmediğini iyi düşünmesi gerekirdi. Kendisi için erguvan renkli giysi asil bir kefendi. Bu cümleler Justinianos’un kararını değiştirdi. Sözlerin gerçekten bu biçimde söylenip söylenmediğini bilemeyiz; ama kaynakların ortak bir noktası var: imparatorluk çevresinde ayakta kalma iradesini toparlayan kişi, imparatoriçe olarak anıldı.
İmparator kendine çeki düzen verdi ve altıncı gününü dolduran isyanı bastırma görevini Belisarios’a verdi. Belisarios isyancıları Hipodrom’a sürdü ve burada hapsetti. Ardından, kaynakların aktardığına göre, otuz ile kırk bin arasında insanı katletti. Anastasios’un yeğeni idam edildi. İsyan, tarihin görmüş olduğu en kanlı şehir ayaklanmalarından biri olarak son buldu ve Justinianos tahta öncekinden bir kat daha güçlü olarak yeniden oturdu. Rakamlar muhtemelen abartılıdır, ama şehrin o gün yaşadığı yıkımın ve korkunun ölçeğini yansıtır.
İsyanın sonuçları kısa sürede ortaya çıktı. İmparator, yıkılan şehri yeniden inşa etme fırsatını değerlendirdi; yanan bazilikanın yerinde, bugün hâlâ Bizans mimarisinin en büyük simgesi olarak duran Ayasofya yükseldi. İsyan sırasında görevden uzaklaştırılan Tribonianus ise daha sonra yeniden devlet hizmetinde göründü; hukuk çalışmalarını sürdürmesi, Justinianos’un halkın taleplerinden çok devlet projelerine öncelik verdiğini gösterir. Siyasi açıdan ise olay, imparatorluğun otokratik niteliğini pekiştirdi. İmparator artık sadece halkın alkışıyla değil, orduyla ve saraydaki sadık çevresiyle yönetiyordu.
Nika isyanı, Bizans toplumunun iç yapısını anlamak için eşsiz bir pencere sunar. Hükümdar ile halk arasındaki ilişki yalnızca fermanlarla değil, Hipodrom’un kalabalığıyla da kurulurdu; dinî bölünmeler, vergi baskısı, saray entrikaları ve spor taraftarlığı birbirine karışabilirdi. Justinianos’un aşırı güçlenmiş merkeziyetçi yönetimi, bu yapının bir yanını bastırdı, ama kökündeki gerginlikleri çözmedi. Yedinci yüzyıla gelindiğinde partilerin siyasi önemini yitirmesi, Bizans’ın daha sert bir askerî devlete dönüşmesiyle birlikte gerçekleşti. Hipodrom’un “Nika” sesi ise tarihe, bir imparatorun halka karşı yalnızca birkaç sokakta üstün gelebildiği o haftanın simgesi olarak geçti.

Kaynakça ve okuma önerileri

  1. • Prokopios, Savaşlar ve Gizli Tarih.
  2. • Theophanes, Kronografya (Chronographia), yay. C. de Boor.
  3. • Paskalya Kroniği (Chronicon Paschale).
  4. • J. B. Bury, Geç Roma İmparatorluğu Tarihi (History of the Later Roman Empire), II. cilt.
  5. • P. Maas, “Bizanslıların Ritmik Alkışları”, Byzantinische Zeitschrift, XXI (1912).
  6. • G. Brătianu, “Bizans’ta Parti Rejiminin Sonu ve VII. Yüzyılın Yahudi Karşıtı Bunalımı”, Revue historique du sud-est européen, XVIII (1941).
  7. • D. Dyakonov, “Bizans Demleri”, Vizantiyskiy Sbornik, 1945.
  8. • H. Grégoire, “Epigrafi Notları”, Byzantion, XIII (1938).
  9. • F. Dvornik, “Bizans’ta Sirk Partileri”, Byzantina Metabyzantina, I (1946).

Okumaya devam

Diğer yazılar

Doğu Roma Tarihi · Yücel Diril ·

Diocletianus ve Tetrarşi: Roma Doğu’ya Dönerken

Diocletianus’un reformları ve tetrarşi sistemiyle Roma’nın askerî anarşiden çıkıp Bizans tarzı kutsal bir otokrasiye dönüşümünü anlatan tarihsel bir inceleme.

Doğu Roma Tarihi · Yücel Diril ·

“Milano Fermanı” Gerçekten Bir Ferman mıydı?

Milano Fermanı (313): Hıristiyanlığın hukuki özgürlüğü mü, yoksa herkes için din özgürlüğü mü? Belgenin ferman olmadığı, Milano’da yayımlanmadığı ve aslında daha önceki bir sürecin teyidi olduğu iddiaları. Tarihsel anlamı üzerine derin bir inceleme.