Justinianos’un Batı Rüyası ve Ödenen Bedel
Justinianos’un Akdeniz'i yeniden Roma gölü yapma fetihleri hazineyi tüketti, iç ve dış güvenliği sarsarak imparatorluğun çöküş zeminini hazırladı.

Justinianos’un hükümdarlığı, Bizans tarihinin en parlak ve aynı zamanda en tartışmalı dönemlerinden biridir. Vandalların elindeki Kuzey Afrika’nın, Ostrogotların yönettiği İtalya’nın ve İspanya’nın güneydoğu kıyılarının imparatorluğa katılması, Akdeniz’i yeniden bir Roma gölüne dönüştürdü. Ancak bu fetihlerin ardından gelen yüzyıllar, tek bir soruyu cevapsız bırakmaz: Justinianos’un kazandığı topraklar, imparatorluğa ödettiği bedele değdi mi? Pek çok tarihçi bu soruya olumsuz yanıt verir. Çünkü Batı seferleri, devleti mali, askerî ve siyasi bakımdan öyle bir noktaya getirdi ki imparatorluğun asıl hayati bölgeleri savunmasız kaldı.
Sorunun kökünde, Justinianos’un kendisini nasıl gördüğü vardı. İmparator, kendisini Roma devletinin birliğini yeniden kurmakla görevli, Tanrı tarafından seçilmiş bir hükümdar olarak algılıyordu. Batı’nın yitirilmesi, ona göre geçici bir hata, yani düzeltilmesi gereken tarihî bir haksızlıktı. Roma bakış açısından bu fikir makul ve doğaldı: eski başkent, Latin dili ve hukuk geleneği, imparatorluğun asıl vatanı Batı’da bulunuyordu. Fakat altıncı yüzyılda Doğu ile Batı arasındaki uçurum öylesine büyümüştü ki ikisini yeniden birleştirmek fikri bir anakronizmden öteye geçmiyordu. Doğu’nun konuştuğu dil Yunancaydı, ekonomisi Akdeniz’in doğu limanlarına ve Asya ticaretine bağlıydı, dinî sorunları kendine hastı; Batı ise yeni Germen krallıklarının kurduğu ayrı bir dünya hâline gelmişti.
Bu hayalin gerçekleşmesi için muazzam kaynak gerekiyordu. Prokopios, Gizli Tarih’te, biraz da abartarak, Anastasios’un 320 bin libre altınlık bir hazine bıraktığını ve bunun Justinianos’un kısa hükümdarlığı sırasında tükendiğini yazar. Bu miktar, anlatılana göre bugünün parasıyla milyonlarca doları buluyordu. Efesli Yohannes ise hazinenin Justinianos’un ardılı döneminde bile bitmediğini söyler, ama bu iddia doğru görünmez. Anastasios zamanında hazinede bulunan miktar, Prokopios’un inandırmak istediğinden daha azdı; yine de Justinianos’un planlarını başlatması için hayatî öneme sahipti. Hazine bir kez tükenince yük, zaten yorgun düşmüş halkın omuzlarına bindi. Vergiler, taşıyabileceğinden fazla bir ağırlığa ulaştı ve Nika isyanının da gösterdiği gibi, bu durum şehirlerde patlama noktasına yaklaşan bir öfke doğurdu.
Mali sıkıntıyı hafifletmek için başvurulan yollar da kendi sorunlarını yarattı. Ordunun bakım masraflarında tasarrufa gidilmesi, askerî birliklerin sayısının düşmesine yol açtı. Oysa Batı’da yeni fethedilen bölgeler, yalnızca silah gücüyle elde tutulabilirdi. Yetersiz askerle yönetilen Kuzey Afrika’da Berberiler, İtalya’da ise sonraki dönemde Langobardlar bu zayıflıktan yararlandı. İmparatorluğun, ne bu toprakları elinde tutacak gücü ne de bunun için gerekli araçları vardı. Aynı yıllarda Doğu sınırında Sasani İran’ıyla süren savaşlar da tablonun bir parçasıydı. Justinianos Batı’da muzaffer görünürken, Antiokheia gibi Doğu’nun büyük şehirleri Sasani saldırılarına maruz kaldı. İmparatorluğun asıl ekonomik kalbi ve en verimli eyaletleri bu yıllarda yeterince korunamadı.
Batı seferlerinin gidişatı da kolay değildi. Kuzey Afrika’nın Vandallardan alınması çabuk ve nispeten az maliyetle gerçekleşti; bu başarı, imparatorun Batı projesini sürdürme isteğini besledi. Fakat İtalya’daki savaş, Ostrogotlara karşı yirmi yıla yakın sürdü, ülkeyi harabeye çevirdi ve zafer geldiğinde yenilenen topraklar savaşın yıkımı altında ezilmişti. Altıncı yüzyılın ortalarında patlak veren veba salgını da hem nüfusu hem vergi gelirini hem de ordunun tamamlanma gücünü ciddi biçimde sarstı. Böylece savaş, mali baskı ve salgın birbirini besleyen bir kısır döngüye dönüştü. Justinianos’un halefleri bu ağır mirası devraldı ve sonraki kuşaklarda bu döngünün sonuçları açıkça görüldü.
İmparatorun dış siyaseti yalnızca Batı’yla ilgili değildi; Doğu’daki ve kuzeydeki sınırlarına da ilgi gösterdi. Kırım’daki Gotlar, Bizans’ın askerî hâkimiyeti altındaki toprakları korumak için yapılan savunma hatlarının bir örneğidir. Kırım’ın antik adı Tauris olan bölgede, Justinianos’un yaptırdığı, kalıntıları bugün bile görülebilen bir surlar sistemi bu hattın başarılı olduğunu göstermiştir. İmparator ve eşi Theodora’nın misyoner ruhu, Mısır ile Habeşistan arasında yaşayan Afrikalıları da unutmadı. Theodora’nın gayretiyle Nübyeliler ve kralları Silko, Hıristiyanlığın Monofizit öğretisini kabul etti. Hıristiyan olan kral, Bizanslı bir komutanla işbirliği yaparak Blemyelileri de aynı inancı kabul etmeye zorladı ve bu başarısını bir tapınağa kazıtılan, Attila’nın ya da Timur’un ağzından çıkabilecek türden sert bir kitabeyle ilan etti. Bütün bu faaliyetler, Justinianos’un hem fetih hem de din yayma çabasının ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösterir.
Tarihçilerin bu kadar tartıştığı asıl nokta, bütün çabanın uzun vadeli sonucudur. Justinianos’un devasa planları, yıpratıcı ve çoğu kez başarısız savaşlar yüzünden imparatorluk için ölümcül sonuçlar doğurdu. Bu görüşe göre imparator, Doğu sınırlarının ve Doğu eyaletlerinin Bizans’ın hayatî çıkarları bakımından taşıdığı önemi kavrayamadı. Gerçek birleşme ihtimali baştan yoktu; yeniden fethedilen bölgelerin silah gücüyle elde tutulması gerekiyordu ve imparatorluğun buna ne gücü ne de aracı vardı. Batı seferleri yalnızca imparatorun iradesinin dışa vurumuydu ve kalıcı sonuç doğurmadı. Birleşik Roma imparatorluğu hayali, Justinianos’la birlikte öldü; sonsuza kadar olmasa da, uzun bir süre için.
İmparatorluğun yedinci yüzyıldaki durumu bu eleştiriyi güçlendirir. Justinianos’un ölümünden bir kuşak sonra Pers ve Arap saldırıları imparatorluğun en zengin eyaletlerini, Suriye’yi, Filistin’i ve Mısır’ı elinden aldı. Doğu’da zayıflamış bir ordu ve boşalmış bir hazine bu saldırılara karşı koyamadı. Batı’da ise Langobardlar İtalya’nın büyük bölümünü ele geçirdi; geriye yalnızca Ravenna çevresindeki küçük bir Eksarhlık, Roma, Napoli ve güneydeki bazı kıyılar kaldı. Fetihlerin büyük çoğunluğu, ancak imparatorun şahsî hırsıyla ayakta durmuş gibiydi.
Bütün bunlara rağmen Justinianos’u yalnızca yanlış hesap yapan bir hükümdar olarak anmak da haksızlık olur. Onun siyaseti, Roma idealinin kendisine ait koşullarda ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi ve Batı’da geride bıraktığı izler, hukuktan mimariye, Ravenna’nın mozaiklerinden kilise düzenine kadar yüzyıllarca sürdü. Ayrıca Batı’daki Roma mirasının tamamen ortadan kalkmaması, kısmen onun çabalarının sonucuydu. Fakat bu kültürel kazanımlar, devletin gücünü tüketen büyük bedelin yanında ikincil kalır. Tarih, Justinianos’un hırsını hem hayranlıkla hem de ibret alınacak bir uyarı olarak aktarır: bir imparatorun hayalleri ne kadar büyük olursa olsun, devletin kaynaklarıyla sınırlıdır.
Kaynakça ve okuma önerileri
- • Prokopios, Gizli Tarih (Historia Arcana), yay. Haury.
- • Efesli Yohannes, Kilise Tarihi (Ecclesiastical History), V; İngilizce çeviri: Payne-Smith ve Brooks.
- • J. B. Bury, Geç Roma İmparatorluğu Tarihi, II. cilt.
- • W. Tomaschek, Tauris’teki Gotlar (Die Goten in Taurica).
- • A. A. Vasiliev, Kırım’daki Gotlar (The Goths in the Crimea).
- • J. Kulakovsky, Tauris’in Geçmişi (The Past of the Tauris), 2. baskı, 1914.
- • Corpus Inscriptionum Graecarum, III, 5072 (Silko kitabesi).
- • G. Lefebvre, Mısır’daki Eski Yunanca Hıristiyan Kitabeler Derlemesi (Recueil des inscriptions grecques chrétiennes d’Égypte).