2.Dünya Savaşı

Kan ve Demirle Kurulan Birlik: Bismarck’tan II. Wilhelm’e Alman Hırsı

1871’de Bismarck’ın liderliğinde kurulan Alman İmparatorluğu’nun otokratik yapısının, II. Wilhelm'in yayılmacı politikalarıyla birleşerek 1939'daki II. Dünya Savaşı'na giden 70 yıllık yıkıcı süreci nasıl hazırladığının incelemesi.

Yazan: · · 4 dk okuma

Kan ve Demirle Kurulan Birlik: Bismarck’tan II. Wilhelm’e Alman Hırsı

İkinci Dünya Savaşı’nın 1 Eylül 1939 sabahı başlamasının nedenlerini anlamak isteyen biri, o sabaha en az yetmiş yıl öncesinden bakmak zorundadır. Çünkü Almanya’nın yirminci yüzyılda iki kez dünyayı ateşe vermesi, bir tesadüfler zincirinden çok, daha 1871’de atılan temellerin, bu temelleri yükselten insanların ve onların kurduğu düzenin doğal bir sonucuydu. Hitler’in iktidara gelişi bir boşlukta gerçekleşmedi; önünde, aşırı milliyetçiliğe, askerî otoriteye ve yayılmacı bir hayale alışmış bir toplum, bu toplumu yönlendirmeye alışmış bir yönetim geleneği vardı.

Alman Birliği’nin mimarı Otto von Bismarck’tı. Prusyalı bir toprak soylusu olan Bismarck, 1862’de Kral I. Wilhelm tarafından Prusya’nın başına getirildi ve göreve başlarken, çağın büyük sorunlarının çoğunluk oylarıyla değil, kan ve demirle çözüleceğini söyledi. Bu söz bir süs değildi. Birliği oy sandıklarıyla değil, ordu gücüyle kuran, Danimarka’yı, Avusturya’yı ve nihayet Fransa’yı yenerek Alman devletlerini Prusya’nın çevresinde toplayan oydu. 18 Ocak 1871’de Prusya Kralı I. Wilhelm, Almanya İmparatoru ilan edildi. Bu, Bismarck’ın en büyük başarısıydı; Almanya, silah zoruyla birleşmiş ve bir gecede Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri hâline gelmişti.

Ama bu birliğin içinde ciddi bir çelişki vardı. Görünüşte yeni devletin bir parlamentosu, yani Reichstag’ı vardı ve bu kurum devleti demokratik bir cepheyle süslüyordu. Gerçekte ise Alman İmparatorluğu, başında Prusya kralının bulunduğu askerî bir otokrasiydi. İmparatorluk şansölyesini yalnızca kral atayabiliyor, şansölye parlamentoya değil krala karşı sorumlu oluyordu. Reichstag’ın yetkileri sınırlıydı ve milletvekilleri çoğu zaman, temsil ettikleri sınıfların günlük çıkarlarını haykırmaktan başka bir şey yapamıyordu. Parlamentonun üstünlüğü ilkesi, yirminci yüzyılın başında bile Almanya’da geçerli değildi. 1848’de Avrupa’yı saran ayaklanmalar Almanya’da da hissedilmiş, ama Prusya tarafından şiddetle bastırılmıştı. Birlik kurulduğunda köylüler, işçiler ve kentliler arasındaki hoşnutsuzluk dinmiş değildi; sadece örtülmüştü.

Bismarck’ın iç politikası, bu hoşnutsuzluğu yönetmenin bir yolu olarak okunabilir. Onun asıl amacı, liberalizmi kırmak, Junker adı verilen toprak soylularını, orduyu ve tahtı desteklemekti. Sosyalist hareketin yükselişinden korkuyordu ve bu hareketi bastırmak için hem baskıya hem de sosyal önlemlere başvurdu. İşçilere yönelik hastalık, kaza ve yaşlılık sigortası gibi uygulamaları devreye soktu; ilginç olan, bu sigortaların bedelini devletin değil, işçilerle işverenlerin ödemesiydi. Bismarck bu yolla sendikaların yaygınlaşmasını engellemeyi umuyordu. Sendikaların büyümesi önlenemedi, ama sosyal güvenlik işçi sınıfı üzerinde gerçekten etki yarattı; işçiler zamanla siyasi özgürlükten çok sosyal güvenceye önem vermeye başladılar. Bu eğilimi daha sonra Hitler de, işçilerin ekonomik güvence karşılığında özgürlüklerinden vazgeçebileceği biçiminde ustaca kullanacaktı.

Bismarck dışarıda temkinli bir politika izledi. Yeni kurulan devletin komşularını korkutmamasına özen gösterdi, ittifaklar ağıyla Fransa’yı yalnızlaştırdı ve Avrupa’da dengeyi korumaya çalıştı. Ancak bu temkin, kendisiyle birlikte sona erecekti. 1888’de tahta çıkan genç İmparator II. Wilhelm, kısa süre içinde yaşlı şansölyeyle çatıştı ve onu istifaya zorladı. Bismarck, Pomeranya’daki arazisine çekilerek son yıllarında iki kitap yazdı. Onun yerine geçen Wilhelm yönetimde tek başına kalmıştı ve Bismarck’ın tam tersi bir yol izledi.

II. Wilhelm’in tutumu, kendisini Tanrı’nın seçtiği bir hükümdar olarak görmesinden kaynaklanıyordu. 1910’da yaptığı bir konuşmada tacın kendisine parlamentolar, halk toplulukları ya da halkın kararıyla değil, yalnızca Tanrı tarafından verildiğini, kendisini Tanrı’nın elçisi saydığını ve seçtiği yolda ilerlediğini söyledi. Bu sözlerin arkasında yeni bir dış politika yatıyordu: sömürgeleri genişletmek, Rusya’dan uzaklaşmak, İngiltere ve Fransa’ya karşı baskılı bir tutum izlemek ve Almanya’yı dünya gücü yapmak. Bu politika dünyanın çeşitli yerlerinde gerginliklere yol açtı. Afrika’da çıkarmalar yapıldı; Osmanlı İmparatorluğu ile yakın ilişkiler kuruldu ve ordusunun eğitimi yenilendi.

Bu yayılmacı çizginin ekonomik bir tabanı da vardı. Alman Birliği’nin kurulmasıyla sanayi hızla gelişmeye başlamış, Alman kapitalizmi büyük bir atılım göstermişti. Dev şirketler doğmuş, tekeller kârlarını yükseltmiş, sermaye ihracı başlamıştı. Bu yayılmanın sloganı “Drang nach Osten”, yani Doğu’ya doğru ilerleyişti. Almanya sömürgelerin paylaşılmasına geç katılmıştı ve kendini bu paylaşımda diğer ülkeler tarafından aldatılmış hissediyordu. Küçük sömürge parçaları ona yetmiyordu.

Bu hırsın en aşırı biçimi, birlikçilik adıyla anılan akımlarda ortaya çıktı. Bu çevrelerin amacı Alman Birliği’nin kurulmasıyla yetinmemekti. Fransız, İngiliz, Belçika ve Portekiz sömürgelerinin ele geçirilmesini, Fransa’nın Alman sınırındaki demir bakımından zengin bölgelerinin alınmasını, Belçika’dan Hollanda’ya, İskandinav ülkelerine kadar uzanan bir genişlemeyi, Osmanlı topraklarını ve hatta müttefik Avusturya-Macaristan’ın ilhakını hayal ediyorlardı. Rusya’dan Baltık ülkelerini ve Polonya’yı koparmak, Kafkasları işgal edip oradan Hindistan’a inmek isteyenler bile vardı. Bu fikirleri, Alman basınının bir kısmı da yayıyor ve yağma savaşları düşüncesini benimsetmek için çaba gösteriyordu. Bugün tuhaf görünen bu planlar, o dönemde ciddiye alınan bir fikirler dünyasının parçasıydı.

Diğer yandan Almanya içinde demokrasi talepleri susmuyordu. Yıllarca Bismarck’ın kovuşturmasına uğrayan Sosyal Demokratlar, 1912’de Reichstag’ın en büyük partisi oldu ve durmadan demokratik bir düzen istedi. Ancak ordu ve saray, bu talepleri dinlemeye hazır değildi. Ülke dışarıdan güçlü ve zengin görünüyor, içeride ise gerçek siyasi katılımdan yoksun bir toplum barındırıyordu. Bu iki yüzlü yapı, 1914’te savaş patladığında Alman halkının hükûmetin söylediklerine neredeyse kayıtsız şartsız inanmasının nedenlerinden biriydi.

Bütün bunlar Hitler’in ortaya çıkışını tek başına açıklamaz. Ama onun gelişini mümkün kılan hazırlığı gösterir. Otoriteyi kutsayan bir devlet geleneği, sivil siyasetin zayıflığı, orduya duyulan sarsılmaz güven, sömürge ve yayılma hırsı, “Doğu’ya doğru” sloganı ve kendini haksızlığa uğramış sayan bir ulus bilinci, 1871’den 1914’e kadar süren bir mirastı. Bismarck’ın kurduğu düzen kendi akıllı frenlerinden yoksun kaldığında, Wilhelm’in elinde Avrupa’yı kuşatan bir yarışa dönüştü. 1939’un kanlı sabahı, bu yarışın en uç noktasıydı.

Kaynakça ve okuma önerileri

  1. • Christopher Clark, Demir Krallık: Prusya’nın Yükselişi ve Çöküşü, 1600-1947 (Iron Kingdom: The Rise and Downfall of Prussia).
  2. • Christopher Clark, Uyurgezerler: Avrupa 1914’e Nasıl Yürüdü (The Sleepwalkers: How Europe Went to War in 1914).
  3. • Lothar Gall, Bismarck: Beyaz Devrimci (Bismarck: Der weiße Revolutionär).
  4. • Hans-Ulrich Wehler, Alman İmparatorluğu 1871-1918 (Das Deutsche Kaiserreich).
  5. • Otto von Bismarck, Düşünceler ve Anılar (Gedanken und Erinnerungen).

Okumaya devam

Diğer yazılar

2.Dünya Savaşı · Yücel Diril ·

Silahlar Sustu, Barış Gelmedi: 1918-1920

1918-1920 yılları arasında imzalanan ateşkesler ve antlaşmaların (Versailles, Sevr vb.) barış getirmek yerine yeni çatışmalara zemin hazırlamasını inceleyen tarihsel bir inceleme.

Doğu Roma Tarihi · Yücel Diril ·

Nika İsyanı: Hipodrom’dan Yükselen Zafer Çığlığı

Nika İsyanı (532): Konstantinopolis'i yakan, Maviler ile Yeşillerin birleştiği ve Theodora'nın kararlılığıyla bastırılan Bizans'ın en kanlı ayaklanması.

Doğu Roma Tarihi · Yücel Diril ·

Diocletianus ve Tetrarşi: Roma Doğu’ya Dönerken

Diocletianus’un reformları ve tetrarşi sistemiyle Roma’nın askerî anarşiden çıkıp Bizans tarzı kutsal bir otokrasiye dönüşümünü anlatan tarihsel bir inceleme.