Yenilginin Gölgesinde: 1918’in Şoku ve Berlin Sokaklarındaki Kan
1918 sonbaharında Almanya'nın şok edici yenilgisiyle başlayan, generallerin sorumluluktan kaçmak için yarattığı "sırtından hançerlenmiş ordu" efsanesi eşliğinde kurulan Weimar Cumhuriyeti'nin; Spartakist Ayaklanma ve Freikorps birliklerinin eliyle yaşanan kanlı iç savaş dinamikleriyle Nazilerin önünü açan çalkantılı doğuşunun incelemesi.

Alman halkı 1918 sonbaharına kadar savaşın kazanılacağına inanıyordu. Dört yıl boyunca iki cephede büyük bir azimle çarpışmış, bu uğurda her şeyini vermişti. Savaşın başındaki zaferler hâlâ hafızalardaydı: Paris’e kırk mil kadar yaklaşılmış, İngilizlerin Beşinci Ordusu büyük oranda yok edilmiş, doksan bin esir ve binlerce ağır silah ganimet alınmış, Rusya ile Romanya bozguna uğratılmıştı. Bu yüzden Ekim 1918’de Almanya’nın düşmanlarıyla anlaşmak zorunda kaldığı, yani yenildiği açıklandığında halkın üzerinde adeta bir şok etkisi yarattı. Bu şokun nedeni, yenilginin kendisinden çok, insanların bu yenilgiyi hiç beklememesiydi. Hayal kırıklığı ve öfke, ileride Nazilerin işine yarayacak bir ortam hazırladı.
Kimse, yenilgiyi yönetenlerin aynı kişiler olduğunu sormadı. Savaş yıllarında Alman İmparatorluğu fiilen iki generalin elindeydi: Mareşal Hindenburg ile Genelkurmay Başkanı General Ludendorff. Bu iki asker, savaş kabinesinin desteğiyle sivil politikacılara egemen olmuş, bütün dizginleri bir askerî diktatörlük gibi ellerinde tutmuşlardı. Mayıs 1918’de Ludendorff’un Lys’teki taarruzu istediği sonucu vermeyince bozgun başladı. Alman yedekleri tükeniyor, Fransız Mareşal Foch’un ordusu binlerce taze Amerikan askeriyle güçlenerek Marne, Amiens, Saint-Mihiel, Meuse-Argonne ve Cambrai-Saint-Quentin muharebelerinde Almanları arka arkaya vuruyordu. Eylül 1918’de Hindenburg ile Ludendorff savaşın kaybedildiğini imparatora bildirdi ve barış masasına oturabilmek için sivil bir hükümet kurulmasını istediler.
Bu ısrarın gerçek nedeni kurnazcaydı. İki asker, yenilgiyi sivil hükümete yükleyerek Alman ordusunun üzerine suçlama gelmesini önlemeyi umuyordu. Ludendorff, Alman savaş gücüne bir leke sürülmemesi gerektiğini büyük bir ısrarla söylüyordu. Kayser, düşmanlarla anlaşabilmek için Prens Maximilian’ın bir kabine kurmasını kabul etti. Prens Maximilian, hükûmetini kurmak için Sosyal Demokratlara başvurdu. Böylece yenilginin sorumluluğunu taşıyan generaller, bu yükü kendi omuzlarından atıp başkalarına bırakmış oldu. Bu hamle, kısa süre sonra “sırtından hançerlenmiş ordu” efsanesinin zeminini hazırladı: cephede yenilmemiş bir ordunun, evde sivil siyasetçiler ve sol tarafından ihanete uğradığı iddiası. Bu efsane, Weimar Cumhuriyeti’ni daha doğduğu gün suçlu ilan etti.
Narin bir varlık olan Alman demokrasisi, yenilmiş generallerin emriyle ve yenilginin gölgesinde kurulmuş oldu. Sosyal Demokratlar iktidarı devralırken bir yandan halkın büyük desteğini kazanacağını, öte yandan yapacakları işlerin yenilgi ortamında fazla eleştiriye uğramayacağını sanıyordu. Bu son düşünce kısmen doğru olsa da, bazı şeyleri iyi incelemeden verilmiş bir karardı. 9 Kasım 1918’de İmparator II. Wilhelm tahttan çekildi ve Almanya cumhuriyet ilan etti. Savaşı kaybetmiş bir ülke için bu dönüşüm ne kadar gerekliyse, o kadar da tehlikeliydi: demokrasiyi kuran insanlar, aynı zamanda yenilginin ilanını imzalayan insanlar olarak hatırlanacaktı.
İşte bu kırılgan ortamda, 1919 yılının ocak ayı başında Berlin’de Spartakist Ayaklanma patlak verdi. Ayaklanmanın başında, Alman solunun iki büyük ismi, Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht bulunuyordu. Spartakist hareket, devrimin Rusya’daki örneğini Almanya’da da gerçekleştirmeyi hedefleyen, aşırı sol bir gruptu. Luxemburg’un görüşü, Sosyal Demokratların reformcu çizgisine ağır bir eleştiriydi; Eduard Bernstein’ın reformist savlarına karşı “Sosyal Reform mu, Devrim mi?” başlıklı kitabıyla yanıt vermişti. Böylece sosyal demokratlar arasındaki ideolojik ayrılık, açık bir çatışmaya dönüşüyordu. Bir yanda Marksist öğretinin savunucuları, öte yanda aşırı sağcılar bulunurken, ülkeyi yönetmekte olan kişi sosyal demokrat Friedrich Ebert’ti; iç savaş, ülkenin başında sosyal demokratlar varken patlamıştı.
Hükümet bu tehdit karşısında Ebert’in Savunma Bakanı Gustav Noske aracılığıyla Freikorps adı verilen sağcı, düzenli ordudan olmayan gönüllü birliklere başvurdu. Bu birliklerin çoğunluğunu savaş sonrasının işsiz kalmış askerleri oluşturuyordu. Freikorps üyeleri için önemli olan yalnızca Spartakist ayaklanmasını bastırmak değildi; asıl amaç, Bolşevizme karşı savaşmaktı. Berlin sokaklarında 6 ile 12 Ocak arasında eski askerlerden oluşan gönüllü birlikler ile ayaklananlar arasında amansız çatışmalar yaşandı. Freikorps’lar sokaklara barikatlar kurdu ve ayaklanmacıların üzerine yürüdü. Çatışma, iki tarafın da amansız olmasının bir sonucu olarak çok kanlı geçti.
Ayaklanma bastırıldıktan sonra sıra liderlere geldi. 15 Ocak 1919 gecesi Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Wilmersdorf’taki bir evde bir grup asker tarafından yakalandı ve Eden Oteli’ne götürüldü. Burada Luxemburg, teğmen Vogel’in beynine sıktığı bir kurşunla öldürüldü; cesedi bir kanala atıldı ve ancak mayıs ayında kıyıda bulundu. Liebknecht de aynı gece öldürüldü. Gerçekten cesur bir kadın olan Luxemburg’un öldürüleceğini bile bile Berlinli işçilerle birlikte dövüştüğü anlatılır. Bu cinayetlerin faillerine yönelik yargılamalar son derece hafif sonuçlandı; bu da Weimar yargısının sağa karşı sola karşı olduğundan çok daha anlayışlı davrandığını gösterdi.
Çok geçmeden Ocak 1919’daki seçimlerle Weimar Meclisi toplandı. Ancak Nisan’da Komünistler ve işçi-asker konseyleri Münih’te kısa ömürlü bir konsey cumhuriyeti ilan ettiler; o da Freikorps ve ordu birlikleri tarafından kanlı biçimde ezildi. Şiddet artık siyasetin olağan bir aracıydı. Dönemin ruhunu anlatan en önemli gerçeklerden biri buydu: cumhuriyeti savunmak için sağın silahlı gönüllülerine güvenmek zorunda kalan hükûmet, bu gönüllüleri bir gün kendisinin düşmanı hâline gelecek bir güce dönüştürmüştü. Freikorps’lardan çıkan birçok genç, ilerleyen yıllarda Nazi saldırı birliklerinin çekirdeğini oluşturacaktı.
Friedrich Ebert’in rolü bu bakımdan çelişkilidir. Sosyalist partide yükselen, savaşın bir an önce bitirilmesini isteyen milletvekillerinin başında gelen Ebert, imparatorun tahttan çekilmesinde etkili olmuş, devlet başkanı seçildikten sonra Spartakistleri askerlerin yardımıyla kanlı bir yöntemle ezmişti. Uzlaşmacı bir yönetim izlemeye çalışsa da sırtını daima askerlere dayadı. Fransızların Ruhr’u işgali, milliyetçi partilerin öncülüğünde halkta büyük tepki yarattı; Ebert sonunda bir gazetenin yaptığı suçlama yüzünden girdiği dava ve yıpranmanın ortasında 1925’te öldü. Onun yerine cumhurbaşkanı olan kişi Hindenburg’du; 1933’te Hitler’i başbakanlığa getirecek olan aynı mareşal.
Bu tablo, Weimar’ın neden kolay yıkıldığını açıklar. Cumhuriyet daha doğduğu günlerde yenilginin sorumluluğunu taşıyordu, kendini koruyacak sadık bir ordudan yoksundu, sağdan ve soldan gelen şiddete açıktı ve ilk yıllarında bile kendi yurttaşlarının kanına bulanmıştı. Nazilerin bir gün işine yarayacak her şey, 1918-1919 kışında hazırdı: hançerlenme efsanesi, sol düşmanlığı, silahlı gönüllü birlikler ve demokrasinin kendini savunamayacağı düşüncesi.
Kaynakça ve okuma önerileri
- • Richard J. Evans, Üçüncü Reich’in Gelişi (The Coming of the Third Reich).
- • Sebastian Haffner, 1918/19: Almanya’da Bir Devrim (Die deutsche Revolution 1918/19).
- • Heinrich August Winkler, Weimar 1918-1933: Alman Demokrasisinin Tarihi.
- • Rosa Luxemburg, Sosyal Reform mu, Devrim mi? (Sozialreform oder Revolution?).
- • Wolfgang Michalka ve Gottfried Niedhart (yay.), Alman Cumhuriyeti 1918-1933 (Die ungeliebte Republik).